24 Nisan 2018 tarihli TBMM Grup Konuşması  
24.04.2018
11203
Yazı Boyutu: A- A+

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU

(24 NİSAN 2018)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

-“Ben Meclisi savunuyorum, onlar tek adamı savunuyorlar; ben Meclise “Gazi Meclis” diyorum, onlar “Aksak Meclis” diyorlar. Ben her kesimin Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilmesini istiyorum, onlar darbe yasalarının arkasına saklanıp, yüzde 10 seçim barajı getirerek birilerinin Meclise gelmesini engellemek istiyorlar”
-“24 Haziran seçimleri bir parti seçimi değildir; bu seçimler kişisel kavga alanı değildir; bu seçimler kişisel koltuk arayışı seçimleri değildir; bu seçimler “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” seçimidir”
-“ Kirlenen devleti temizlemek, cumhuriyetin kurucu ayarlarına yeniden dönmek için beraber mücadele etmek zorundayız. Dönem sen ben dönemi değildir, dönem A partisi B partisi dönemi değildir, dönem vatanı kurtarmak, beraber hareket etme dönemidir”
-“Önce 301’i aşacağız, sonra yüzde 60’la cumhurbaşkanlığını alacağız. Haziran ayı umudun adıdır, Haziran ayı beklentilerimizin gerçekleşeceği aydır, Haziran ayı diktatörleri yolcu edip demokrasiyi getireceğimiz aydır”
-“Bir ezber bozduk. 15 milletvekili arkadaşımız kalktı İYİ Partiye geçti. Kümeste yakalanan tilki gibi hep beraber saldırmaya başladılar, vay efendim niye bunu yaptınız? Ben senin kumpasını bozacağım arkadaş. Demokrasiyi sonuna kadar savunacağız, sonuna kadar!”
-“Niye karşıma çıkmıyorsun? Çık da kim kimin ağzının payını veriyormuş, ben 80 milyona göstereyim”
-“Bu ülkenin bütün milliyetçi demokratlarına, ülkücü demokratlarına, muhafazakâr demokratlarına, liberal demokratlarına, sosyal demokratlarına, sosyalistlerine sesleniyorum; gelin yeniden cumhuriyeti inşa edelim, birlikte olalım, birlikte mücadele edelim”
-“Referandumda “Evet çıkarsa ekonomi şaha kalkacak, depara kalkacak” diyorlardı. Bugün geldiğimiz noktada gördük, şaha kalkan dolar oldu, Euro oldu”
-“105 maddeden oluşan bir muhtarlık kanun taslağı hazırladık. Bunu bütün muhtar arkadaşlarımıza göndereceğim, sizlerin görüşünü alacağız”

 

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Efendim hepiniz hoş geldiniz. Bütün muhtar kardeşlerime sesleniyorum; demokrasinin taşı olan, temeli olan... Hiç meraklanmayın, ama beni dikkatle dinlemenizi istiyorum. Çünkü içerisi sıcak, dolayısıyla olabildiğince kısa sürede konuşmamı bitirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Adıyaman’ın Samsat İlçesinde 5,1 civarında bir deprem oldu. 39 yaralımız var, bütün yaralılara acil şifalar diliyorum. Adıyamanlılar üzülmesinler, onların yanında bütün yüreğimiz. Onları seviyoruz, onların acılarını paylaşıyoruz. Ölümün olmaması en büyük arzumuzdu, o da gerçekleşmiş oluyor. Dolayısıyla hepinize en içten selamlar saygılar sunuyorum tekrar.

BEN “GAZİ MECLİS” DİYORUM, ONLAR “AKSAK MECLİS”

Gelelim ana konumuza, muhtarların konusuna girmeden önce bir-iki noktaya değinmek istiyorum. Ana konumuza... Dün 23 Nisan’dı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı tarihti. Adı Büyük Millet Meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Neden? Her kesimin temsil edildiği meclis, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak tanımlanmıştır.  Ben Türkiye Büyük Millet Meclisinin açış konuşmasını yaparken, özellikle iktidar kanadından büyük bir rahatsızlık duyuldu, rahatsız oldular. Neden rahatsız oldular? Ben onu gayet iyi biliyorum. Ben Meclisi savunuyorum, onlar tek adamı savunuyorlar; ben Meclise “Gazi Meclis” diyorum, onlar “Aksak Meclis” diyorlar. Ben her kesimin Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilmesini istiyorum, onlar darbe yasalarının arkasına saklanıp, yüzde 10 seçim barajı getirerek birilerinin Meclise gelmesini engellemek istiyorlar.

Bakın bir cuma günü Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır. Bütün taraflar vardır orada. Ondan önce 19 Mart 1920’de Heyeti Temsiliye Reisi olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk bir bildiri yayınlar. Genelgenin 6.maddesi şöyledir: Bu Meclis üyeliğine, yani ilk kez Meclis toplanacak Ankara’da, bu Meclis üyeliğine her parti, zümre ve cemiyet tarafından aday gösterilmesi caiz olduğu gibi... Yani hiç kimseyi dışlamıyoruz, herkes buraya gelsin diyor, çünkü milli kurtuluş savaşı veriyoruz. Her ferdin de bu mukaddes mücahedeye, yani çalışmaya gayrete fiilen katılmak için bağımsız adaylığını istediği mahalde ilan etme hakkı vardır diyor. Herkese kapıyı açıyor. Ne demek bu? Büyük Millet Meclisi, hiç kimsenin dışlanmadığı, doğusu batısı güneyi kuzeyi kimsenin kimliğinden ötürü, inancından ötürü, yaşam tarzından ötürü dışlanmadığı, bayrak sevgisi olan, vatan sevgisi olan, birlikte yaşama iradesini ortaya koyan herkesi Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altına davet etmiştir Gazi. Ben aynı duyguları dün ifade ettim.

BU SEÇİMLER “SÖZ KONUSU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR” SEÇİMİDİR

15 Temmuz darbe girişimine karşı parlamentoda mücadele veren 107 milletvekiline şükranlarımı sundum. Ama 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek, 20 Temmuz’da sivil darbe yapmanın da kötü olduğunu, o darbeye izin verenlerin de çocuklarına kötü bir miras bırakacaklarını söyledim. Bunu söylediğim için kızdılar, neden diyorlar bunu söylüyorsun diye. Ben söylemeyeyim mi? Ben söylemezsem, ben görevimi yapmış olur muyum? Ben sorumluluğum gereğini yerine getirmiş olur muyum? Hayır. Biz 15 Temmuz darbe girişimine karşı nasıl yüreklice tavır aldıysak, 20 Temmuz darbe girişimine de aynı kararlılıkta karşı çıkacağız.

Önümüzde seçimler var. Bir, bu seçimler 24 Haziran seçimleri bir parti seçimi değildir; bu seçimler kişisel kavga alanı değildir; bu seçimler kişisel koltuk arayışı seçimleri değildir; bu seçimler “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” seçimidir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak kişisel olarak hiçbir beklentim yoktur. Çok şükür evim var, oturuyorum mütevazı evimde. Aylığım var, çocuklarım büyüdü, ama benim derdim ülke, benim derdim Türkiye, benim derdim bayrağım, benim derdim vatanım. Vatanımda herkesin huzur içinde yaşamasını istiyorum, herkesin.

Biz geniş bir ittifakı, geniş bir birlikteliği sağlamak zorundayız. Tıpkı az önce okuduğum Gazi Mustafa Kemal’in genelgesinin 6.maddesinde olduğu gibi. Herkes parlamentoda bir şekliyle yerini almalıdır; hiç kimseyi dışlamadan, hiç kimseyi ötekileştirmeden. Biz cumhuriyetin kuruluşunda hangi değerler söz konusu ise, 24 Haziran’a giderken aynı değerleri savunmak zorundayız, aynı şekilde hareket etmek zorundayız. Çünkü devleti kirlettiler, adalet yok devlette, şu anda devlette adalet yok.

Bakın aramızda erlerin aileleri var. Ömür boyu müebbet hapis verilen erlerin aileleri. Er er! Komutan demiyorum, erlerin aileleri var. Devleti kirlettiler, adaleti kirlettiler, adalet kalmadı. Adalet mülkün temelidir, devletin temelidir. Adaleti yok ederseniz, devleti çökertirsiniz. Kirlenen devleti temizlemek, cumhuriyetin kurucu ayarlarına yeniden dönmek için beraber mücadele etmek zorundayız. Dönem sen ben dönemi değildir, dönem A partisi B partisi dönemi değildir, dönem vatanı kurtarmak, beraber hareket etme dönemidir.

HAZİRAN AYI DİKTATÖRLERİ YOLCU EDİP DEMOKRASİYİ GETİRECEĞİMİZ AYDIR

Bütün siyasi partilerin liderlerine sesleniyorum. Biz her türlü özveride bulunmaya hazırız. Cumhuriyet Halk Partisi olarak Türkiye’nin aydınlığa çıkması için her türlü özveride bulunuyoruz ve bulunmaya da hazırız. Biz ülkemizi seviyoruz, biz kendi ülkemizde huzur içinde yaşamak istiyoruz. Benim gibi düşünmeyen insanın da düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir Türkiye istiyoruz. Biz üniversiteleri susturulan değil, üniversiteleri bilgi üreten bir Türkiye istiyoruz. Biz vatandaşın korku içinde olduğu bir Türkiye değil, caddesinde sokağında fabrikasında parkında evinde barkında huzur içinde ve korkusuzca yaşamasını istiyoruz. Biz bunları istiyoruz. Bunları sağlamak zorundayız. Bunları sağlamak için, demokrasi için kimler bir araya geliyorsa, birlikte hareket etmek zorundayız. Biz önce 301’i aşacağız, sonra yüzde 60’la cumhurbaşkanlığını alacağız.

Bu nedenle Haziran ayında hepimize görev düşüyor. “Efendim bugün hava çok güzel biz eğlenmeye gidelim” böyle bir lüksümüz yok. “Efendim yaz geldi tatile gidelim” böyle bir lüksümüz yok. Bu ülkeyi seven, bayrağını seven herkes sandığa büyük bir onurla ve gururla gidecek. Diyecek ki, ben Gazi’nin kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin tekrar kurucu ayarlarına dönmesi için onurumla gururumla oyumu verdim diyecek.

Haziran ayı bir bayram ayı olacaktır, Haziran ayı mevsimin ilk meyvelerinin verildiği aydır. Kiraz ayıdır Haziran ayı. Haziran ayı, karanlığın az aydınlığın fazla olduğu bir aydır Haziran ayı. Haziran’ın böyle bir özelliği vardır. Haziran ayı umudun adıdır, Haziran ayı beklentilerimizin gerçekleşeceği aydır, Haziran ayı diktatörleri yolcu edip demokrasiyi getireceğimiz aydır. Dolayısıyla biz Haziran ayına çok iyi hazırlanacağız.

KARŞIMA ÇIK, KİM KİMİN AĞZININ PAYINI VERİYORMUŞ GÖSTEREYİM

İki örnek vermek istiyorum. Bunlardan birincisi, Sayın İbrahim Kaboğlu. Dünya çapında, bırakın Türkiye’yi dünya çapında bir akademisyen, anayasa hukuku hocası. Pasaportuna el koydular, yurtdışında ders vermesini engellediler, uluslararası toplantılara katılmasını engellediler. Kaboğlu uluslararası bir toplantıda, toplantı başkanlığını yapacaktı. Anayasa Hukuku Uluslararası Derneği uluslararası bir toplantı düzenliyordu. Toplantının başkanlığını, bir oturumun başkanlığını Sayın Kaboğlu yapacaktı. Pasaportuna el koydular, yurtdışına çıkamazsın dediler. Yüzlerce ülkeden gelen akademisyenler, anayasa hukuku hocaları bir bildiri yayınladılar; Kaboğlu tutuklandı, aramıza gelemiyor. Bildirinin bir bölümü aynen şöyle: “İbrahim Kaboğlu’nun pasaportuna da el konulmuştur. Fransa’da Paris Üniversitesinde konuk profesör olarak görev yapması engellenmiştir. Bu yüzden uluslararası panellere de katılamamaktadır. 10.Anayasa Hukuku Dünya Kongresinin 19.atölyesinde başkanlık yapmak için bulunması gerekmekte ise de, davetli olup gidemediği 10’a yakın etkinlikte olduğu gibi, burada da bulunamayacaktır” diye açıklama yapıyorlar.

Ve bakın, Fransa, İsviçre, Amerika, Avustralya, Finlandiya, Hollanda, Portekiz, Şili, Japonya, Arjantin, İtalya, Fas, Çin, Irak, Hindistan, Güney Kore gibi çok sayıda ülkenin bilim adamı Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini protesto ediyor. Diyorlar ki, efendim biz dünya lideriyiz. Lidersen git bak bakayım, burada konuşabiliyor musun? Sana söz veriyorlar mı burada? Sen Türkiye’yi dünyadan küstürüyorsun.

İhsan Eliaçık, hepimiz üç aşağı beş yukarı tanırız, saygıdeğer bir insandır. 30’un üstünde ya da 30’a yakın kitabı vardır. Adaleti savunur, hakkı hukuku savunur, demokrasiden yanadır, güzellikten yanadır. Herkesin kimliğine, herkesin inancına saygı duyar. İnançların sömürülmesine karşıdır, adaleti her ortamda ve her yerde savunmuştur. Bizim Çanakkale Adalet Çalıştayımıza geldiği zaman şöyle bir cümle kullanmıştı: “Evinizde çıkan yangını söndürmeniz adalet değildir, komşunuzda çıkan yangını söndürürseniz siz adaleti sağlamış olursunuz.” Sevgili Peygamberimiz döneminde yapılan Hendek savaşlarını bir toplantıda anlatıyor. İsimsin bir ihbar dilekçesiyle, “efendim bu Hendek savaşını anlatmadı, Diyarbakır’daki hendekleri anlattı” diye ihbar ediliyor. Savcı bu ihbarı ciddiye alıyor ve 6 yıl 3 ay hapisle cezalandırılıyor. Oysa İhsan Eliaçık hayatının her döneminde demokrasiden yana olmuştur, insanlardan yana olmuştur, güzelliklerden yana olmuştur. Ne yapılıyor? 6 yıl 3 ay hapis, diyorlar ki ayrıca pasaportunu aldım yurtdışına çıkamazsın. Ayrıca bir kural daha getiriyorlar, İstanbul dışına da çıkamayacaksın diyorlar. Ayrıca her hafta iki gün geleceksin karakolda imza atacaksın ve bundan sonra bunlar diyecekler ki, “efendim biz demokratız, Türkiye’de demokrasi var, Türkiye’deki demokrasi efendim Fransa’yı da İngiltere’yi de Amerika’yı da geçmiştir” diyecek. Recep Bey sen bunu bana değil, benim külahıma anlatacaksın.

Efendim dün 23 Nisan’dı, sözlerime öyle başlamıştım. 23 Nisan’da rahatsız oldular, benim konuşmamdan çok rahatsız oldular. Rahatsızlıkları üzerine de Grup Başkan Vekilimiz onlara cevap verdi. Ama yukarıda oturan Bay Recep bundan büyük bir alınganlık göstermiş. Efendim ne diyor Özgür Özel için: “Ben aşağıda olsaydım, ona sadece ağzının payını değil, ona verilmesi gereken dersin büyüğünü verirdim.” Recep Bey sen zaten oraya layık değilsin ki, senin yerin aşağı aşağı! Aşağıya geleceksin sen! Bugün de konuşmuş; “sadece ağzının payını vermem, verilmesi gereken en büyük dersi veririm.” Niye karşıma çıkmıyorsun? Çık da kim kimin ağzının payını veriyormuş, ben 80 milyona göstereyim.

SEN TARİHİ BİLMİYORSAN BEN NE YAPAYIM

Hafta sonu Silifke’de Yörük Türkmen Çalıştayı vardı. Yörüklerin Türkmenlerin toplantılarına katıldım. Kıl çadırlarında keşkek ikram ettiler, çay ikram ettiler, yemek ikram ettiler. Hepsine yürekten teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Haklarını helal etsinler. Ben Yörük Türkmen geleneğinin ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Onlar bizim çimentomuzdur, bu ülkenin çimentosudur. Yörük Türkmenlerle beraber olmak benim için onur, benim için gururdur. Beni kıl çadırlarında ağırladıkları için ayrıca onlara yürekten şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum. Yörük Türkmenler sadece Anadolu ve Trakya’dan gelmediler, Kuzey Irak’tan da geldiler, Kıbrıs’tan da Yörük Türkmenler geldiler. Yani Türkiye’nin her tarafındaki Yörük Türkmenlerle buluştuk. Onların gelenekleri örfleri ve adetleri hepimizin aslında geleneği örfü ve adetidir. O çadırlarda Yörük Türkmen geleneği yaşatılır. O çadırlarla Türküler söylenir, şarkılar söylenir, ağıtlar yakılır. O çadırlarla küçüklere hikâyeler masallar anlatılar. O çadırlarda kadim Anadolu kültürünün yaşatılması amaçlanır. O çadırlar zulme karşıdır, zalime karşıdır, zalime karşı direnirler. O çadırlar Dadaloğlu’nun mekânıdır, o çadırlar Köroğlu’nun mekânıdır, o çadırlar Yörük Ali Efe’lerin mekânıdır, o çadırlar Kuvvayi Milliyecilerin çadırlarıdır.

Yörüklerimiz ve Türkmenlerimiz zulme tarihin her döneminde karşı çıkmışlar. Baskıya da karşı çıkmışlar. Zulme ve baskıya karşı çıkanların benim başımın üstünde yeri vardır. Bugün Bay Recep diyor ki, “vay efendim Kılıçdaroğlu gitti orada konuştu.” Evet konuştum, “Yörüklere Türkmenlere zulüm yapılmış…” Evet yapılmış, sen tarih bilmiyorsan ben ne yapayım? Sana tarih kitabı göndereyim oku o zaman. Ama şimdi beni yanında doktoru kesin dinliyordur, kesin.

Şöyle diyor Dadaloğlu, onun şiirini okuyacağım; duysun diye beyefendi. “Kalktı göç eyledi Avşar illeri, ağır ağır giden eller bizimdir. Arap atlar yakın eyler ırağı, yüce dağdan aşan yollar bizimdir. Belimizde kılıcımız kirmani, taşı deler mızrağımın temreni, hakkımızda devlet vermiş fermanı, ferman padişahın dağlar bizimdir.” Diyor ya, Dadaloğlu bunu niye söylüyor? Benim için söylemiyor herhalde. “Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur, öter tüfek davlumbazlar vurulur. Nice koç yiğitler yere serilir, ölen ölür kalan sağlar bizimdir” diyor. O nedenle Dadaloğlu unutulamaz, Köroğlu unutulamaz. Niye Köroğlu? Bolu Beyi zulmetmeseydi Köroğlu çıkar mıydı? Padişah zulmetmeseydi Dadaloğlu çıkar mıydı? Sen tarihi bilmiyorsan ben ne yapayım?

Ve onlara söz verdim, bütün Yörük Türkmen kardeşlerime söz verdim. Sizin için dedim, Yörük Ali Efe nasıl çalışıyorsa, sözüm söz Yörük Ali Efe gibi çalışacağım. Yine sözüm söz, Dadaloğlu nasıl zulme karşı çıktıysa, Kılıçdaroğlu olarak ben de her türlü zulme karşı çıkacağım.

Yörük Türkmenlere en çok güvenen de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. O kültürü bilir, onların vatana ve bayrağa saygısını bilir, ne olduğunu çok iyi bilir ve şöyle der Gazi: “Arkadaşlar, gidip Toros Dağlarına bakınız. Eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.” Yörük çadırında duman tütüyorsa, mesele bitmiştir diyor.

Biz bunları biliyoruz, tarihimizi de biliyoruz, görkemli tarihimizi biliyoruz. Zulme karşı isyanları da biliyoruz. Firavunu da biliyoruz, Musa’yı da biliyoruz. Onlar Firavundan, biz Musa’dan yanayız. Biz Musa’yı baş tacı yaparız, onlar Firavunu överler. Firavun kültüründen gelenler Musa’yı anlayamazlar.

BÜTÜN AYARLARI BOZULDU

Efendim biz bunları söylüyoruz, bir ezber bozduk. 15 milletvekili arkadaşımız kalktı İYİ Partiye geçti, vay efendim nasıl yaparsınız? Kümeste yakalanan tilki gibi hep beraber saldırmaya başladılar, vay efendim niye bunu yaptınız? Niçin? Ben senin kumpasını bozacağım arkadaş, sen beni tanımıyorsun zaten. Sen kumpas yapacaksın, ben gözlerimi kapatacağım. Yemezler, demokrasiyi sonuna kadar savunacağız, sonuna kadar! Sonuna kadar savunacağız.

O nedenle bütün ayarları bozuldu, ne söyleyeceklerini bilmiyorlar, her türlü hakareti yapıyorlar. Ne olursa olsun, sözümüz gönlümüz yüreğimiz demokrasiden yana, insan haklarından yana, beraber yaşamaktan yana.  Benim gibi düşünmeyenlerle ben bir masada oturup çay kahve içmeliyim, bir masada oturup beraber yemek yemeliyim, bir masada oturup Türkiye’nin sorunlarını konuşabilmeliyim. Biz kavgadan gerginlikten yana değiliz, biz kendi ülkemizde barıştan ve huzurdan yanayız. O nedenle kumpas kurdular demokrasiye açığa çıkarttık. Açığa çıkarttık, kümesteki tilkiler gibi saldırıyorlar, ama yemezler istedikleri gibi saldırsınlar.     

TIPKI CUMHURİYETİN KURULUŞUNDAKİ FELSEFE GİBİ BERABER OLACAĞIZ

Bu kararı niye aldık? Bakın, tarihsel süreç içinde CHP’nin kültürünü de o zat öğrensin diye anlatıyorum. Merhum Erdal İnönü ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti 1987 yılında Türkeş’in Ecevit’in Demirel’in ve Erbakan’ın siyasi yasaklarının kaldırılması için mücadele etti. Biz de aynı kültürden geliyoruz zaten. Kimse siyasi yasaklı olmasın diye aynı şekilde. Beyefendi unutmuş herhalde, arada bir diyor ya “bana muhtar olamazsın bile diyorlardı, ben geldim cumhurbaşkanı oldum” diye. Sana o yolu kim açtı? Cumhuriyet Halk Partisi açtı. Anayasa değişikliğini kim yaptı? Cumhuriyet Halk Partisi yaptı. Seni sevdiği için mi? Hayır, demokrasi için yaptı bunları, demokrasi için yaptı! O nedenle bizi anlayamazlar.

2016 yılında yüzde 49,5 oy alan dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nu saraya çağırdılar. Dedi ki beyefendi, gel milyon Ali... Affedersiniz Binali. Şu senin Bakanlar Kurulu listen, şu da hükümet programın, hadi sen başbakansın. Davutoğlu’nu kapının önüne koydular. Davutoğlu’nun hakkını kim savundu? Biz savunduk. Niye savunduk? Demokrasi için savunduk. Yüzde 49,5 oy alan bir partinin genel başkanı, bir kişinin iki dudağıyla kapının önüne konulamaz dedik. Bu bizim görevimizdi. Bizim dışımızda savunan da olmadı, bu yanlıştır diyen de olmadı. Neden? Bey’den korkuyorlardı, zattan korkuyorlardı, Recep Bey’den korkuyorlardı. O diyor ki, ben konuşursam kesin CHP de korkar. Sevgili Recep Bey, gözünü sevdiğim Recep, bizim Kuvayi Milliye ruhundan geldiğimizi hâlâ anlayamadın mı sen? Hâlâ kavrayamadın mı sen? Biz bu nedenle 15 arkadaşımıza görev verdik, 15 arkadaşın da gözlerinden öpüyorum.

Bir daha bilsinler, Ankara’dan İstanbul’a 450 kilometreyi niye yürüdük? Adalet için yürüdük, demokrasi için yürüdük. Memlekette adalet mi var?” diye soruyorlardı. Memlekette adalet kalmadı ki zaten. “Niye yürüyorsunuz?” diyorlardı, adalet var diyemiyorlardı. Bakın, İstanbul’a vardığımızda 1 milyonu aşkın vatandaşımızla karşı karşıya geldik. Yani gönlümüz beraberdi. Ben konuşuyordum, 1 milyon vatandaş karşımdaydı, 1 milyonu aşkın vatandaş. Onlara şunu söylemiştim: “Kimse bu yürüyüşün bir son olduğunu düşünmesin. Bu yürüyüş bizim ilk adımımızdır.” Evet, bizim ilk adımımızdır. Gittiğimiz yer ayıpsız ve noksansız bir demokrasiyi sağlamaktır. Ayıpsız ve noksansız bir demokrasiyi sağladığımızda bizim yürüyüşümüz artık başka bir alana evrilecektir, çağdaş uygarlığa evrilecektir. Önce demokrasiyi sağlayacağız.

Ve bu nedenle ben, bu ülkenin bütün milliyetçi demokratlarına, ülkücü demokratlarına sesleniyorum, ben bu ülkenin bütün muhafazakâr demokratlarına sesleniyorum, ben bu ülkenin bütün liberal demokratlarına sesleniyorum, ben bu ülkenin bütün sosyal demokratlarına sesleniyorum, ben bu ülkenin bütün sosyalistlerine sesleniyorum; gelin yeniden cumhuriyeti inşa edelim, birlikte olalım, birlikte mücadele edelim.

Konuşmamın başında da söylemiştim, bizim bir kişisel beklentimiz yok. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır, bizim amacımız budur. O vatanımızın güzelliğini, bağımsızlığını ve özgürlüğünü bütün dünyaya duyurmalıyız. Tıpkı cumhuriyetin kuruluşundaki felsefe gibi; beraber olacağız, büyük bir halk olduğumuzu, büyük bir millet olduğumuzu göstereceğiz.

15 arkadaşımızı görevlendirdik, toplumda büyük bir sevinç, büyük bir beklenti oluştu. Bundan son derece mutluyum, ama birinin de rengi attı, benzi soldu, kıyamet kopardı “vay efendim nasıl olur” diye.  Bizi anlayamazlar. Neden biliyor musunuz? “Demokrasi bir tramvay gibidir, istediğim yerde inerim” diyen bir adam, bizim demokrasimizin ne olduğunu anlayamaz. Bizim demokrasi kültürümüzden gelmiş değildir bu. Yine kendi kurultaylarında, bir kişinin gönderdiği bir bildiriyi, 20-30 bin kişiyi ayağa kaldırarak ve saygı duruşunda bulundurarak, onlara dakikalarca okutması bizim kültürümüzde yoktur, bizim demokrasi anlayışımızda yoktur. Onlar bizi anlayamazlar. Bizim liderimiz, Allah’ın bütün vasıflarını üzerine toplamıştır” diyenler bizi anlayamazlar, “Liderimiz bizim ikinci peygamberimizdir” diyenler bizi anlayamazlar. Bizim inancımız da, bizim demokrasi kültürümüz de onlarla bağdaşmaz.

Biz onlara döndük dedik ki, kula kulluk etmeyin, bunu nasıl içinize sindiriyorsunuz diye. Dönüp bize dediler ki, “siz bunu anlayamazsınız, bunun adı reise itaat, davaya sadakat” dediler. Yani demokrasi, yani kültür, yani inanç, yani kimliklere saygı bizim kültürümüzde yoktur dediler. Aslında bunların hiçbirisine şaşırmadım. Demokrasi ona uygun kafa ve ruh yapısını ister. Sizde bu kafa yoksa ben ne yapayım?

HÜKÜMET, DÜNYANIN EN PAHALI FAİZİYLE YURTDIŞINDAN BORÇ ARIYOR

Kısaca ekonomiden de söz edeyim. Bugün bir arkadaşım bir mesaj göndermiş. Diyor ki, muhtar arkadaşlarım özellikle dikkatle dinlesinler, “2008 yılında 1800 gün prim ödeyen bir vatandaşa 1150 lira emekli aylığı bağlanıyordu. Diyor ki, arkadaşım yeni emekli oldu, 5600 gün prim ödemiş. 1800 gün değil, 5600 gün prim ödemiş, ona bağlanan aylık 960 lira.” Diyorlar ya, birilerinden alacağız bu parayı, birilerine vereceğiz. Kimden alacaklar? Çalışandan alacaklar. Hem vergi veriyor, hem aylığını kesiyorlar. 2008’den çok daha geriye düşürüyorlar.

Referandumda ne diyorlardı? “Evet çıkarsa ekonomi şaha kalkacak, depara kalkacak” diyorlardı, açıklama yapıyorlardı bakanlar ekonomi şaha kalkacak. Bugün geldiğimiz noktada gördük, şaha kalkan dolar oldu, ekonomi filan değil, Euro oldu şaha kalkmış. Türk Lirası yaya kaldı. Ekonomi şahlanacak filan dediler, millet daha güzel daha huzurlu daha çok gelir elde edecek dediler, gelir dağılımı düzelecek dediler. Vatandaşın 250 gramlık ekmeği 200 grama düştü.

Bugün Denizli’de bir duvar ustası, inşaatlarda sıvacılık yapan bir usta intihar etmiş. Bu referandum süreci, bu işte cumhurbaşkanlığı sürecinde bunlar gazetelerin böyle alt köşelerinde filan kalıyorlar. İntihardan sonra arıyorlar, bakıyorlar cebinde bir borç ihtarnamesi var. Bu Pamukkale ilçesinde inşaatlarda sıvacılık yapan 43 yaşındaki bu vatandaşımız, borcunu ödeyemediği için intihar ediyor 21.Yüzyılın Türkiye’sinde. Ben bu Recep’e nasıl sormam, arkadaş sen badem sütüyle besleniyorsun, bu vatandaş intihar etmek zorunda kalıyor borcunu ödeyemediği için. Diyorum ya, vallahi de billahi de bunların yatacak yeri yoktur diye, emin olun yatacak yerleri yok bunların.

Efendim bu beyefendi yine bir açıklama yapıyor. “Birileri ısrarla Türkiye’de kimi firmaların ve vatandaşların varlıklarını yurtdışına çıkardıklarını söylüyor diyor, bu doğru değildir” diyor, ama bir de tehdit var içinde. “Yurtdışına para kaçırmaya tevessül edenleri affetmeyeceğiz” diyor.  Ben de dedim tamam, çağırıyor Bilal’i herhalde, enişteyi, damadı, özel kalem müdürünü, beyler siz bunu nasıl yaptınız, bu Man Adasında utanmadan sıkılmadan 1 Sterline şirket kurulacak, 15 Milyon Doları oraya göndereceksiniz. Herhalde bunlara bir şey söylemiştir dedim. Bekliyoruz ne diyeceğini.

Ama şunu bütün vatandaşlarıma söyledim, bütün muhtar kardeşlerim de gayet net ve açık bilsinler. Son 15 yılda Londra’daki bir avuç tefeciye Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ödediği faiz 150 Milyar Dolar. Söyledim, verdiğim bu rakam doğru değilse, iki de bir konuşuyorsun “ey Kılıçdaroğlu ey Kılıçdaroğlu”. “Ey Kılıçdaroğlu, bu 150 Milyar Doları biz ödemedik” de. Diyemiyor, söyleyemiyor, çünkü ödedi.

Peki, içeride bir avuç kişiye kaç lira faiz ödedi? 675 Milyar Lira. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti dünyanın en pahalı faiziyle yurtdışından borç arıyor. Bir daha söylüyorum; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti dünyanın en yüksek faiziyle yurtdışından borç arıyor. Arıyor, ona rağmen istediği kadar borç para bulamıyor.

Rakam vereyim... Bakın, Türkiye’den sonra Brezilya yüzde 9’la borçlanıyor. 10 yıllık hükümet faizi yüzde 9. Güney Afrika yüzde 8, Hindistan yüzde 7, Meksika 7, Rusya 7, geliyorum aşağıya İngiltere 1, İspanya 1, Hollanda 0,77 yani binde 7, Almanya binde 6, İsviçre binde 1 ile 10 yıllık borçlanabiliyor uluslararası arenada. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yüzde 12,3’le borçlanabiliyor. Birisi binde 1, birisi yüzde 12,3! 150 Milyar Dolar böyle gidiyor. Yakayı tefeciye kaptıran bir hükümetten, bu memlekete fayda gelmez. Yakayı tefeciye kaptıran bir adam, ister badem sütü ister badem unu ister bademli kek yesin, bu memlekete hayır gelmez ondan.

105 MADDEDEN OLUŞAN BİR MUHTARLIK KANUN TASLAĞI HAZIRLADIK

Efendim geliyorum muhtarlarımıza. Muhtarlarla ilgili ne diyeceğiz? Şimdi muhtar kardeşlerim gayet iyi bilirler, katıldıkları her toplantılarda; muhtar böyledir, muhtar şöyledir, muhtar efendim başımızın tacıdır gibi bir sürü laf söylenir. Ama bu laflar karın doyurmuyor arkadaşlar; neyi nasıl yapacağını ve hangi gerekçeyle yapacağını oturup anlatman lazım.

Bir, ben şuna inanıyorum. Muhtarlık bizim demokrasinin temel taşıdır. Neden bunu söylüyorum? Çünkü bu topraklarda yapılan ilk seçim, Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde 1833’te yapılan bir muhtarlık seçimidir. Anladık mı arkadaşlar? İlk seçim, muhtarlık seçimi bu topraklarda bir muhtarlık seçimidir. Bu nedir? Demokrasiyi aslında bu ülkeye getirenler muhtarlardır, demokrasiyi savunanlar muhtarlardır ve 1933 yılında ilk kez bir kadın muhtarımız seçiliyor. Allah rahmet eylesin Gül Esin, Aydın’ın Çine ilçesi Karpuzlu Bucağında muhtarlık yapmaya başlamıştır. Ve Atatürk bu kadın muhtarımızı özel olarak ödüllendirmiştir. Cumhuriyeti temsil ediyor bir kadın, demokrasiyi temsil ediyor bir kadın, halkın oylarıyla bir kadın muhtar seçiliyor. Bunun kadar değerli bir şey olamaz.

Mademki muhtarlar demokrasinin temeli, mademki muhtarlar bu kadar önemli bir kurum. Allah aşkına, bu hükümet veya önceki hükümetler, muhtara gerektiği önemi verdiler mi? Herkes elini vicdanına koysun sorsun, muhtara gerekli değer verildi mi? Bana sorarsanız verilmedi. Peki, muhtarlık kurumunu gerçek anlamda demokrasinin ana omurgası halinde nasıl getiririz?

Birincisi şu... Onu da söylüyorum. Bakın, bugün 82 değişik kanunda ve 354 maddede muhtar adı geçer. Bunların tamamını ne ben bilirim, ne de herhangi bir muhtar bilir, ne de bir avukat, ne de bir hâkim bilir, kimse bilmez. O zaman yapılması gereken ilk şey şu: Belediye Kanunu var mı? Var. Büyükşehir Belediyelerinin kanunu var mı? Var. Milletvekillerinin kanunu var mı? Var. Seçimle mi geliyorlar? Seçimle geliyorlar. Muhtar seçimle mi geliyor? Seçimle geliyor. Niye onun bir temel kanunu yok? Muhtar eline kanunu alıp, bu benim kanunumdur diyemez mi? 105 maddeden oluşan bir muhtarlık kanun taslağı hazırladık. Bunu bütün muhtar arkadaşlarımıza bir şekliyle göndereceğim, sizlerin görüşünü alacağız. Eksiğimiz olabilir, yanlışımız da olabilir. Sizden gelen öneriler çerçevesinde bunu düzelteceğiz. Ve bize yetki verirseniz, muhtarlık temel kanununu çıkaracağız, muhtarlar demokrasinin ana omurgası olacaklar.

Yetiyor mu? Yetmiyor. Şimdi muhtarlık seçimlerini bilirsiniz, milletvekiline gider oy kullanırız, orada köşede de bir pusulalar vardır, birden fazla pusula vardır. Birisi gider o muhtarların pusulalarından birisini cebine koyar tümünü gider, onu seçemezsiniz. Milletvekilleri böyle mi? Hayır... Niye muhtarlar için birleşik oy pusulası esası getirilmiyor? Muhtar çıksın, ben adayım desin, birleşik oy pusulası olur. Gider hangi muhtarı beğeniyorsa, oraya mührünü basar. Böylece şaibe de olmaz, kırgınlık da olmaz. Kim savunuyor? Biz savunuyoruz. Muhtarlığı bu ülkenin temel direği haline getireceğiz.

Yeter mi? Yetmez. Bu ikinci adımıdır. Üçüncü adım; belediye başkanı seçildiği zaman gidiyor belediyeye değil mi, makamı var oturuyor oraya, memurları var oturuyor oraya. Milletvekili seçildiği zaman geliyor Meclise, onun da yeri var, onun da makamı var, üç tane de personeli var; şoförü var, sekreteri var, danışmanı var. Ayrıca belki başka çalışanları da var yanında. Peki, muhtar seçildi nerede oturacak? Kesinlikle Türkiye’de nerede muhtar varsa, orada bir muhtarlık evinin olması lazım, bu muhtarlık evinini doğrudan doğruya devlet tarafından yapılması lazım. Ali olur Veli olur, birisi gelir seçilir, öbürü gider kaybeder. Ama geldiği zaman herkes bilmeli ki, bu muhtarlık binası, ben derdimi muhtara anlattığım zaman oradadır. Dolayısıyla muhtarlar yer aramak zorunda kalmamalı, bu demokrasinin ayıbıdır. Bizim bazı belediyelerimiz bunu yapıyor. Yapıyor, ama bu belediyelerin insafına bırakılacak bir olay değildir. Bu kanun çıkacak, kanuna koyacaksınız, muhtar evi olacak ve muhtar seçildiği zaman gidip makamında oturacak.

Yetiyor mu? Hayır, yetmiyor. Bir şey daha yapmamız lazım. Dördüncü madde; muhtar seçiliyor, yanında bir sekreter bile yok, kimse yok. Muhtar bir yere giderse kapatmak zorunda orayı. Bizim bazı belediyelerimiz muhtarlara birer personel görevlendiriyorlar, onların aylıklarını belediye ödüyor, ama bu yetmez. Doğrudan doğruya bir yasa -ki, bizim öngördüğümüz yasada var- belediye veya il özel idaresi muhtara bir kişiyi görevlendirecek mecburen. Çünkü muhtar yarın belediye başkanıyla tartışırsa, ver benim bu memurunu diyebilir. Buna izin vermeyeceğiz. Dolayısıyla bir kişinin mutlaka muhtarın yanında olması lazım, bir sekreterin ya da bir yardımcının olması lazım. Bunun aylığının muhtarlık bütçesi oluşuncaya kadar –altını çiziyorum- bunun aylığını il özel idaresi veya belediye ödemeli. Bu düzenleme de yapılmalı.

Yetiyor mu? Hayır... Beşinci madde; köy tüzel kişilikleri yeniden inşa edilmek zorundadır. Mahalleye döndürdüler, yarın onlar elektrik parası su parası her şeyi verdi. Şehirde yaşayan hangi vergileri ödüyorsa, emlak vergisi tamamını ödeyecekler. Köydeki adamdan ne istiyorsunuz siz? Sen vergi toplayacaksan, bak Man Adası orada duruyor, paralar da orada duruyor, getir o paraları, vergiyi oradan topla. Köylüden ne istiyorsun sen?

Bir başka önemli nokta; sosyal yardımlar kesinlikle muhtarlar aracılığıyla dağıtılmalıdır. Bir daha söylüyorum; hükümetin ya da devletin kim olursa olsun, sosyal yardım dağıtacaksa adres muhtar olmalı. Çünkü kimin fakir olup olmadığını en iyi muhtar bilir. Bunu sık sık anlatırım, İstanbul Milletvekilimiz Sencer Ayata bir uluslararası kuruluşla, Türkiye’de yoksulluk araştırması yapmak isterler. Sencer Hocamız Orta Doğu Teknik Üniversitesinde lojmanlarda oturuyor. Türkiye’de yoksul kim, Ankara’da yoksul kim, bunlar nerede yaşarlar ve biz bunları nasıl bulacağız? Birisi diyor ki, sen yoksulu görmek ve öğrenmek istiyorsan mahallenin muhtarına gideceksin. Diyeceksin ki, ben yoksulluk araştırması yapıyorum. Muhtar sana evleri tek tek sayar, ya muhtar veya mahallenin bakkalı, evleri tek tek sayar, bu evler yoksul evleridir diye. O nedenle yoksulluğun giderilmesi için, devlet sosyal yardım yapacaksa, sosyal yardımı birilerinin tercihine göre değil, mahallenin muhtarı götürecek sosyal yardımları yapacak. Neden? Mahallenin muhtarı tarafsızdır, bir parti kimliği içinde seçime girmiyor. Bunlar bizim partili, öbürleri öbür partili, bunlara yardım vereyim öbürüne vermeyeyim demez. Muhtar sosyal yardımları doğru ve hakkaniyetle dağıtır.

Geliyorum bir başka konuya... Yedi; bazen kentlerde belediye meclisi bir karar alır sizin mahallenizle ilgili, ama sizin hiç haberiniz olmaz. Vatandaş gelir, bu karar alındı muhtarım niye itiraz etmedin? Muhtar diyecek ki, vallahi sen nasıl duyduysan ben de yeni duydum. O zaman ne olması lazım? Kesinlikle mahalleyle ilgili bir karar alınacaksa, o kararın görüşüldüğü belediye meclisinde muhtar söz ve karar sahibi olmalıdır.

Sekiz; Belediye Kanununun 75.maddesi. Belki çoğu arkadaşım bunun farkında değil. 75.maddede diyor ki; belediyeler belediye meclisi kararıyla pek çok kamu kuruluşuyla oturup ortak proje geliştirebilirler. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu yararına çalışan dernekler, Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti verilen vakıflar, esnaf ve sanatkârlar ve meslek odalarıyla ortak proje belediye geliştirebiliyor. Ama muhtarlıkla ilgili ortak proje geliştirilmiyor. Muhtar bir kamu otoritesi değil mi? Seçimle gelmiş değil mi? Belediye Kanununun demek ki 75.maddesinin c fıkrasında, muhtarlıkla da ortak proje geliştirilmesi yazılmalı ve muhtarlık bir kamu kurumu olarak Belediye Kanununda yer almalı. Anlaştık mı? Güzel.

Dokuz; Türkiye Belediyeler Birliği var, ama Muhtarlar Belediye Birliği yok. Türkiye’nin de bir Türkiye Muhtarlar Birliğinin oluşturulması lazım, yasal olarak oluşturulması lazım.

Ve geliyorum asıl önemli konuya. Muhtar seçilir. Biz neyse kıyameti kopardık, muhtarların sosyal güvenlik primlerini kısmen ödüyorlar. Ama az önce söyledim, muhtarlığı bir kurum olarak düşünüyorsanız, onu güçlendirmeniz lazım, muhtarlığın bir bütçesinin olması lazım. O bütçe dolayısıyla da muhtar harcama yaptığı zaman, kamu otoritesine hesap vermek durumunda kalsın.

Diyeceksiniz ki, parayı nereden bulacağız da vereceğiz muhtara? Muhtarın bütçesi nereden oluşacak? Emlak vergisi toplanıyor mu? Toplanıyor. Siz de ödüyor musunuz? Ödüyorsunuz. Ben de ödüyor muyum? Ödüyorum. Nereye gidiyor bu para? Belediyeye gidiyor. Demek ki, o mahallenin muhtarlığı çevresinde bulunan konutlardan alınan emlak vergisinin yüzde 1’i mi olur, yüzde 2’si mi olur, yüzde 3’ü mü olur? Oturulup belli bir payın muhtarlığa tahsis edilmesi lazım ve muhtar kendi bütçesini oluşturmak zorundadır. Mühür veriyorsun muhtara, aylık da veriyorsun, seçimle geliyor, ama diyorsun ki sen kendi kaderini kendin belirle, sana para vermiyorum. Olmaz. Neden muhtarlık bütçesi çok önemli? Eğer bir yerde bir yoksul varsa ve kimseye ulaşamıyorsa, ilk başvuracağı kişi muhtardır. Çocuğum açtır, doktora götüreceğim imkânım yok. Bana doktor çağırın diyecek, ilk gelecek kişi muhtardır ve muhtar bizim toplumsal dayanışmamızın temel unsuru olacaktır. Bir muhtar arkadaşım şunu söylemişti bir toplantıda: “Muhtar karakolun bekçisi, postanenin nöbetçisi” olmasın diye. Biz sizi karakolun bekçisi de, postanenin nöbetçisi de yapmayacağız.

Bütün bu söylediklerimi size yazılı olarak da göndereceğim. Gittiğiniz her yerde, bu talepleri dile getirin. Bunlar sizin hak talebinizdir. Size diyebilirler ki, çünkü ben onu duyuyorum. Efendim biz bunları yapacağız, ama bu CHP karşı çıkıyor. Hatta onların ifadesiyle, şu CHP var ya CHP, vallahi o karşı çıkıyor. Deyin ki, Kılıçdaroğlu bize söz verdi, vallahi de billahi de getirin, oybirliğiyle Meclisten geçirelim.

 

Size selamlar saygılar sunuyorum.

CHPnet

SİTELERİ